OSMANLI İLTİZAM SİSTEMİ, OSMANLI DEVLETİ İLTİZAM SİSTEMİ, İLTİZA

2008-01-25 20:34:00

İltizam Sistemi, esasen vergilerin ayni olarak alındığı devirlerde kullanılmış bir tahsil usulüdür. Bu sistemde   vergilerin  tahsil yetkisi belirli ve götürü bir bedel karşılığında devlet tarafından anlaşma ile adına “mültezim” denen üçüncü bir şahsa verilmektedir. İltizam sisteminde, iltizama verilecek vergiler, bölgelere göre arttırmaya çıkarılır ve bu iş en yüksek bedeli teklif eden şahıs veya şirketlere bırakılır. Bu şahıs ya da şirketlerin devlete ödediği bedel ile topladığı vergiler arasındaki fark, mültezimlerin kazancını teşkil etmektedir. İltizam sistemine İslâm’ın başlangıç yıllarında “kabâle” usulü adı verilmekteydi. İltizam müessesesi Arapça’da kabâle ve dımân kelimeleri ile karşılanmaktadır1.İltizam sistemi, vergi olayının ortaya çıkıp “cebrî” bir karakter kazanmasından sonra çeşitli devletlerde geniş ölçüde uygulanmıştır. Meselâ, ilkçağlarda yaşamış, Babil, Mısır, Roma, İran, Çin ve Yunan

medeniyetlerinde çeşitli vergilerin bulunduğu ve bunların bir kısmının iltizam sistemi ile tahsil edildiğini biliyoruz2. Bunlardan Roma medeniyetinde iltizam sisteminin işleyişi aşağıda kısaca özetlenmiş daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda iltizam sisteminin uygulaması ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

İltizam Sisteminin Osmanlı İmparatorluğundaki Uygulaması

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında vergilerin tahsili tımar sistemine göre yapılmaktaydı. Ancak XVI. yy’ın ortalarından itibaren tımar sisteminin bozulması ile birlikte bu tahsil usulü bırakmıştır6. İltizam sisteminin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki başlangıcı kesin olarak bilinmemekle beraber Hammer, bunun Fatih Sultan Mehmed zamanında Sadrazam Rum Mehmed Paşa tarafından uygulandığını belirtmektedir. “Bir yandan XVII. asrın ikinci yarısından itibaren baş gösteren mali sıkıntı, diğer yandan tımarlı sipahinin ordudaki önemini kaybedip, bunların yerine maaşlı ordunun ikamesi ihtiyacı, bu usulün daha çok yerleşmesine sebep oldu. Çünkü, devamlı maaş alan bir ordu için, nakit paraya ihtiyaç vardı. Bu para ise tımar ve diğer varidatın iltizama verilmesi suretiyle temin edilebilirdi”. Başlıca bu nedenlerden dolayı, tımar sistemi uygulamasına tımar ve zeametin sahiplerinden geri

alınmasıyla son verilmiş ve sözkonusu arazi gelirleri bölgeler itibariyle ihaleye çıkarılarak mültezimlere verilmişti. İltizam sistemi bilhassa XVII. yy’da yaygınlık kazanmış ve timar sisteminin yerini almıştı.Ancak zamanla mültezimlerin daha fazla vergi tahsil edebilmek için halka baskı ve şiddet göstermeleri ile birlikte XVIII. yy’ın ikinci yarısından itibaren vergi tahsilini gerek devlet, gerekse halk açısından güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve “ayân” adı verilen kimseler vergi tahsiline aracılık etmeye başladılar. Ayânlar, herhangi bir

vilayet ve kazada o mahallin idaresiyle meşgul olup, halk ve hükümet arasındaki işlemlerde aracı olarak her iki tarafa ait işleri idare eden ve halk tarafından seçilen kimselerdi. Ayânlar, başlangıçta mültezimlere karşı halkı koruyorlardı. Ancak daha sonra, mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. XVIII. yy’ın ikinci yarısından itibaren mültezimlik yapmış ayânların sayısı gitgide kabarmıştır. Ayânların sayıca çoğalması ile birlikte Devlet bunlarla uzlaşmak zorunda kalmıştır. 12 Ocak 1695 tarihli hattı hümayun ile birlikte vergi toplama işi

“ricâl-i devlet” veya “ayân-ı memleket” olarak adlandırılan ayân kimselere verilmeye başlandı. Vergi toplama işi bu kimselere “ber vechi malikâne” olarak veriliyordu. “Rical-i devlet” ya da “rical-i vilayet”, iltizamını aldığı vergileri tahsil etmek üzere arazilere mütesellim ve voyvoda adı verilen memurlar gönderiliyorlardı. Osmanlı

İmparatorluğu’nda ayânlık müessesesi zamanla genişlemiş ve ayânlar halk üzerinde baskı ve şiddet göstermeye başlamışlardır. Ayrıca ayânlar kendi aralarında da iltizamı alabilmek için kavgalara düşmüşlerdir. Bunların içinde en uzun süreni Tirsinikli oğlu İsmail Ağa ile Yılık oğlu Süleyman Ağa arasındakidir. Bu durum iltizam usulünün kaldırılmasına değin sürmüştür. Bu açıklamalardan sonra şimdi iltizam usulünün Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işleyişine kısaca değinelim. Osmanlı İmparatorluğu’nda iltizam sisteminin uygulanmasını Du Velay şöyle anlatmaktadır:

“Devlet varidatının iltizamı evvela senelik idi. İhaleler her sene İstanbul’da Defterdarın nezareti altında yapılmakta idi. Varidatı, müzayedeye çıkarılan livanın paşası tarafından yapılan teklifleri artırmak kimsenin hatırına bile gelmezdi. Zira verginin tahsili yalnız onun hakimiyetine bağlı bulunmakta idi. Bin netice müzayede de rakipsiz

kalmakta idi. İltizam bedeline gelince fiat ekseriye Defterdarın ve Sadrazamın müsamahasına, aralarındaki anlaşmaya ve aynı zamanda müzayedeye iştirak eden paşanın ehemmiyetine bağlı bulunuyordu. Fakat teminat olarak ihale bedelinin 1/10’unu yatırmak icap ettiğinden iltizamı alan paşa, lazım gelen parayı bir sarrafın veya bankerin

muavenetine müracaatla temin eder ve bilahare bununla kazançları paylaşırdı”. Anlaşıldığı üzere Osmanlı İmparatorluğu’nda vergilerin tahsili bir ticaret işine dönüşmüştü. Du Velay’ın açık bir şekilde belirttiği üzere, vergilerin tahsili mültezimler ile hazine sarrafları arasında paylaşılıyordu. Tarihimizin “Kuyruklu Sarraflar” adını verdiği bu kimseler mültezimlere kefil olmakla birlikte vergilerin taksitleri de gerçekte bunlar tarafından ödenmekteydi. Mültezimler ise sadece kendi menfaatlerinin gerektirdiği kadar tahsilat işleri ile ilgileniyorlardı. Bunun bir nedeni de iltizamın yıllık olarak verilmesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle ikinci Sultan Mustafa

zamanında yıllık ilkesinden vazgeçilmiş ve ihale işlemleri yılda birkaç kez yapılabilmiştir. Esas itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki uygulaması bu şekilde olan sistem, 1839’da padişah İkinci Mahmut tarafından ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu” ile kaldırılmak istenmişse de bu başarılmamıştır. Tanzimatın ilk yıllarında, fermanda değinildiği üzere iltizam sistemine son verilmiş ve vergiler “muhassıl” adı verilen memurlar eliyle oplanmıştır.Ancak bu dönemde iltizam usulünün yerini alacak yeterli bir mali teşkilat bulunmadığından birçok vergilerde hasılat düşmüş ve sonuçta başta aşar vergisi olmak üzere diğer vergilerin tahsili de iltizam usulü ile gerçekleştirilmiştir.

Daha sonraları 18 Şubat 1856 tarihlerinde ilan edilen Islahat Fermanı ile de iltizam sisteminin kaldırılması istenmiş, fakat yine başarılamamıştır. İltizam sisteminin sınırlı uygulamaları Osmanlı İmparatorluğu’nun

yıkılması ile birlikte, kısa bir süre Türkiye Cumhuriyeti’nde de varlığını sürdürmüş ve 17.02.1925 tarih ve 552 sayılı Kanunla, aşar vergisi ile birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.

İltizam Usulünün Yarar ve Sakıncaları

Tarihte bir çok devlete geniş uygulamaları bulunan iltizam sistemini bilimsel açıdan değerlendirdiğimizde bir çok yararlı ve sakıncalı yönleri ortaya çıkmaktadır. Ancak hemen şunu belirtmeliyiz ki, bir vergi tahsil usulünün iyi ya da kötü yanları ele alınırken önemli bir hususun gözden uzak tutulmaması gerekmektedir. Bu husus, vergilerin tahsil edildiği dönemlerdeki ortam ve diğer bazı çevresel ve teknolojik koşullardır. İltizam sistemini de bu çerçeve içinde ele alarak incelediğimiz takdirde ancak doğru sonuçlara varabiliriz. Şimdi kısaca iltizam sisteminin yararlarını maddeler halinde özetlemeye çalışalım. “İltizam sistemi bilhassa tam bir Devlet maliye idaresi kurulamadığı vakit hazine bakımından faydalı olabilir”22. Gerçekten de ulaşım ve haberleşme ile diğer teknolojik imkansızlıklar nedeniyle, merkeziyetçiliğin tam anlamıyla uygulanmasının mümkün olmadığı bir çok devlette bu arada Osmanlı İmparatorluğu’nda iltizam sistemi faydalı bir tahsil usulü olarak görülmektedir. !Bu usulde mültezimler vergiyi devletten daha çabuk ve daha ucuz bir şekilde tahsil ederler. İltizam sisteminde verginin devlet memurları eliyle

tahsil edilmesindeki sakıncalar kısmen de olsa yoktur. Şüphesiz bu yargıların tam anlamıyla doğru olduğu savunulamaz.İltizam sisteminde vergiler kendisi ile anlaşma yapılan mültezimlerden çoğunlukla toplam ve peşin olarak tahsil edildiğinden, Devlet bu suretle sabit bir gelir sağlamış olmaktadır. Dolayısıyla Devlet için bir “riziko”

sözkonusu değildir. Mültezim, kâr da etse, zarar da etse, üzerinde anlaşılan bedeli devlete ödemek zorundadır.

Nihayet bu sistemin diğer bir yararı da bütçenin düzenlenmesi açısından karşımıza çıkmaktadır. Bütçeler de iltizam bedelleri önceden bilindiğinden, gelir tahminleri kolaylıkla yapılabilmektedir. İltizam sisteminin bu yararlarından başka çeşitli sakıncaları da bulunmaktadır. Bunları kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: Herşeyden önce bir kamu hizmeti ve görevi olan vergi tahsili işlemlerinin bir fert veya şirkete bırakılması Devletin hükümranlık hakları

ile bağdaştırılamaz23. İltizam sisteminde Devlete ödenen miktardan fazlası mültezimin kârını teşkil ettiğinden, bu kimselerin halk üzerinde baskı ve şiddet göstermeleri sözkonusu olabilmektedir. İltizam sisteminin çok büyük sakıncalarından biri de vergi hasılatının fazla olmamasından kaynaklanmaktadır. Zira bu usulde mültezimler kendi aralarında anlaşarak iltizam bölgelerini paylaşıyorlar, başkalarının ihaleye iştirak etmelerini engelliyorlar ve bu şekilde iltizam bedelinin düşük saptanmasını sağlıyorlardı.İltizam sisteminin bir diğer sakıncası da vergi psikolojisi açısından ortaya çıkmaktadır. Bu usulde vergi, Devlet memuru olmayan üçüncü şahıslar tarafından (mültezimler) tahsil edildiğinden, bu şahıslar ile vatandaşlar arasında anlaşmazlıklar olabilmektedir. Ancak, sonuç olarak şunu ifade etmeliyiz ki, iltizam sisteminin ulaşım ve haberleşme imkanları ile teknolojik koşullar dolayısıyla o devirlerde

uygulanması esasen bir zorunluluktu. İltizam sistemi, para ekonomisinin gelişmesiyle birlikte verginin verimlilik ilkesine uygun düşmediğinden çeşitli ülkelerde değişik zamanlarda yürürlükten kaldırılmış ve günümüzde tarihi bir usul niteliğini kazanmıştır.

Osmanlı'da Siyasi Ve Hukuki Rejim

Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi ve hukuki rejimi daha çok bir sentez niteliği taşır. Osmanlı Devleti herşeyden önce bir türk ve islam devletidir.Bir yönüyle de islamiyet öncesi türk devletleri yapısının izlerini taşır.Eski Türk devletlerinde siyasi yapılanmanın en önemli unsurlarından biri ildir.Bu bağımsız bir şekilde aşiretler halinde yaşayan halkın barış içinde yaşamasını sağlar.Osmanlı'da federatif bir yapı görülmekle birlikte kimi yerlerde de bu il yapısına rastlanmaktadır. Zamanla idare merkezileşti ve hükümdarlar doğaüstü bir kaynaktan gelme vasıflarını aldı.

Hükümdarlara padişah-ı Cihan adı verildi.Bu hükümdar mutlak şahsi evrensel ve kutsal bir hüviyete kavuştu ve bu hüviyetin gerektirdiği hukuki statüye sahip oldu ve bütün sosyal ve siyasi hayatın hakimi düzenleyicisi olan en yüksek organ haline geldi.Osmanlı'nın yapısını büyük ölçüde oluşturan İslam dini ve bunun temelleri getirdiği yeni müesseseler dışında dinde de birtakım değişikliğe yol açtı.Hükümdar Tanrı'nın tahtaçıkardığı değil onun yeryüzündeki temsilcisiydi; devletin yaratıcısı ve kurucusu hükümdar değildi.O tarı emri olan hükümeti kurmakla ve bir tanrı emaneti olan halkı şeri hükümlere göre yönetmekle görevliydi.Hükümdar meşveret ilkesi ve Kur'an emri gereğince devlet işlerini yürütürken danışma yoluna başvuracaktır.Bunun izleri hükümdarın halife ünvanı kazanmasından sonra daha açık bir şekilde görülür.Nitekim Osmanlı'da görülen divanların böyle bir organ niteliğine ulşamadığı kesindir.Yürütme gücü ise yasama ile birlikte hükümdarda veya halife sultan da toplanmıştır.Ancak yargı devletin büyümesiyle ve ihtiyaçlar sonunda kadılar eliyle yürütülen ve zamanla bağımsızlaşan bir organdı.

Meşrutiyete kadar görülen siyasi ve hukuki müesseselerin ana kaynakları olan eski türk devlet sistemi ve islam dini ilkeleri yanında nispeten ikinci derece rol oynayan etkenler de vardı.Bunlar bizans,selçuklu ve eski iran medeniyeti devletleri ve müesseseleriydi.Osmanlı'nın Bizans'ın mirasçısı olduğu söylenir fakat ilk Osmanlı yöneticilerininAnadolu Selçukluları,Karaman Germiyan gibi esas itibarıyla türk-islam sisteminden gelmiş oluğu ve Osmanlı'nın bu sistemin oluşturduğu bir siyasi ve hukuki düzene sahip olduğu bir gerçektir.

Osmanlı devletinin siyasi rejimi iki döneme ayrılır:

*-Mutlak Hükümdarlık döneminde devlet kudreti ve temel yetkiler hükümdarda toplanır.Yasama yürütme ve yargı hükümdardaydı.Devlet ricali temsilci değil padişahın vekilleriydi.Osmanlı Devletinde görevler kaynaşmaktaydı.Yani padişaha bağlı veziriazam vezirler sancak beyi ve beylerbeyi aynı zamanda birer kumandandı.Yönetim merkeziyetçidir.Bazı köy ve mahallerler dışında bugünkü anlamıyla mahalli idareler kurulamamıştır.Merkeziyetçi ve mutlakiyetçi Osmanlı Devlet düzeninde siyasi rejimin dayandığı sosyal yapı mutlak hükümdarlık döneminde bazı değişikliklere uğradı.Kuruluşundan kısa bir süre sonra bakıldığında Osmanlı devleti bir askeri toprak devleti manzarası gösterir.Bu dvlet Tımar kul ve asker rejimi içinde yaşamıştır.Halk yani reaya pasif ve kapalı bir ekonomi düzenindedir.16.yy dan itibaren batı ülkelerinin genel gelişim çizgisi dışında kalan ve gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti Doğu'nun kendine has feodal yapısına bürünmüştür.

*-Meşruti Monarşi Dönemine yol açan tanzimat devriyle de siyasi rejim batı müesseselerinin etkisi altına girdi.Mutlak Hükümdarlı sırasındaOsmanlı devletinin dış ülkelerdrle olan ilişkileri devamlı elçiliklerle yürütülmedi.Sürekli elçilik usulü Selim III. zamanında ıslahat haraketlerinin yoğunlaşmaya başladığıdevirde (1794) de kuruldu.Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla başlayan bu batı etkısı dönemi Osmanlı siyasi ve hukuki rejimini büyük çapta etkisi altına aldı ve o zaman müesseselerde ikilik baş gösterdi.Meşrutiyet dönemini hukuken başlatan 1876 anayasasıOsmanlı Devleti siyasi rejiminde önemli bir aşamaya geçişi başlatmıştı.Anayasa yine bir padişah iradesi olmakla ve bu yüzden de bir Ferman Anayasa kabul edilmekle birlikle hükümdarın yetkilerini sınırlamış ve halka da temsil yetkisi vermişti.Gerçi hükümdarın üstün kuvvet ve yetkileri devam etmekteydi fakat eskisi gibi sınırları padişahın vicdanına bağlı değildi.Artık ortada uyulması gerekn bir takım akdi değerde hukuki hususlar vardı.Ve bununla beraber artık Osmanlı ne bir laik ne de tam teokratık devletti.

İkinci meşrutiyeti hazırlayanda yine 1876 anayasasıdır.Bu dönemde yasama gücü ile yürütme gücü daha gerçek bir şekilde ayrılmıştır.Bununla beraber padişahın azalan nüfuz ve yetkileri yerine halkın temsilcileri ve dolayısıyla iradesi değil belli bir siyasi kuruluş ve grupların iradeleri geçmiştir.Halife Sultanın geçiçi de olsa mutlak iradesinin ilk defa sınırlanışı Senedi-i İttifak ile olmuştur.Bundan sonra çeşitli iç ve dış etkenler hükümdarın kendi kendini sınırlaması sonucunu doğuran Islahat ve Tanzimat Fermanlarının orataya çıkmasını sağladı.Başlangıçta oldukça sade görünen siyasi ve hukuki düzen tanzimattan sonra oldukça karmaşık ve yaygın müesseselerde gelişmeye başlamıştır.Fakat Osmanlı'nın siyasi ve Hukuki rejiminin bellibaşlı unsuru bütün gelişmelere rağmen islami din unsurlaı oldu.Bu esaslara göre temel adalettir.Şeriat da bu bakımdan devletin temelini meydana getirir.Padişah şeriatın tek koruyucusu bütün halk onun kullarıdır.Padişaha bütün yetkilerin verilmesi sebebi onun adaleti gerçekleştirmesi içindir.Cumhuriyet devrine kadar Osmanlı devletinin İslami görünüşü devam etti.Tanzimatla başlayan siyasi ve hukuki müesseselerdeki ikilik ,Cumhuriyetin kurulmasından sonra batı müesseselerinin lehine tekrar tekleşti.Osmanlı mutlakiyet devrine ait müesseseler tamamen bırakıldı.

Osmanlı'da Toprak İdaresi

*Arazinin Bölünmesi: Osmanli'da toprağın bölünmesine ilişkin meseleleri düzenleyen kurallar ancak belirli olaylara çözüm şekli getiren fetvalarda ortaya konuluyordu.Bunların en tanınmışları şeyhülİslam Ebussuud Efendi tarafından hazırlanan Maruzatı Ebussud'da yer alır.1858 tarihli arazi kanunu Osmanlı Devletinde daha önce uygulanmakta olan toprak türlerini bir sistem halinde düzenlemişti.Buna göre topraklar bağlı olduğu hukuki rejim ve statüsüne göre 5 kısma ayrılırdı. Genellikle Osmanlı Tarihiyle ilgili eserlerde bu toprakların 3'e ayrıldığı görülür.(Öşri,Haraci ve miri) Mali,iktisadi, ve sosyal ilişkiler yönünden elverişli sayılabilecek bu sınıflandırma mülkiyet tasarruf ve topraktan yararlanma şekilleri bakımından eksik kalmaktadır.Arazinin hukuki yönü bakımından topraklar şu bölümlere ayrılıyordu.

-Mülk Topraklar

-Metruk Topraklar

-Ölü Topraklar

-Vakıf Topraklar

-Miri Topraklar

 

-Mülk Topraklar: Mülkiyet suretiyle tasarruf edilirdi.Arazi sahipleri topraklarını hiçbir izne bağlı olmadan diledikleri gibi kullanabilirdi.Mülk topraklar dört çeşittir:

*-Arazii Öşriyye: Yeni fethedilen bir ülkenin halkı müslümansa ya da bu yere müslümanlar yerleştirilirse böyle yerler öşri arazi olarak kabul edilirdi.

*-Arazii Haraciyye: Harac-ı Muvazzaf ve Harac-ı Mukasseme adıyla ıkı ceşit vergı toplanırdı. Öşri ve haraci arazi sahibi olanlar eğer vasiyet vermeden ölürlerse araziye devlet el koyardı.

*- Daha önce devlet malı olan toprakların hazine ihtiyacı ya da gelirlerinin giderlerini karşılayamaması durumunda mülkiyet ve tasarrufunun şahıslara devredıildigi araziler.

*- Köy ve kasaba sınırları içinde bulunan arsalara,oturulan yerlerin tamamlayıcısı sayılan yarım dönüm kadar olan arsalar.

-Metruk Topraklar: Kullanma ve yararlanma hakkı kamuya bırakılan topraklar.Bu tür araziler ikiye ayrılırdı.

*-Genel yollar,pazarlar,panayırlar,namazgah,iskele

*-Bir veya birkaç köyle kasaba halkının yararlanmasına ayrılan mera,yaylak ve kışlaklar.

-Ölü Topraklar: Kasaba ve köylerden yarım saat uzaklıkta zıraata elverişsiz topraklardı.Osmanlı hukukuna göre ölü toprakların tarıma elverişli hale getirilmesi izne bağlıydı.Kanunlar bu imkanı herkese tanıyordu.

-Vakıf Topraklar: Vakıf mahiyetindeydi ve tarım yönünden büyük önem taşıyordu.Yolların köprülerin meydanların okulların ve çeşmelerin yapım ve narım görevlerinin maddi külfetini üslenirlerdi.Vakıflar ikiye ayrılırdı:

*-Doğrudan doğruya "ayn"larından yararlanılan vakıflar

*-Yanlız sağladıkları gelirlerden faydalanılanlar.

Vakıf idaresi sadece vakfın mülkiyetine sahipti.Bu tür vakıfları kiralayanlar ölünce yararlanma hakkı mirasçılarına geçebiliyordu.

-Miri Topraklar: Osmanlı'da ziraat yapılan toprağın büyük bir kısmını kapsıyordu.Bu topraklarda mülkiyet devlette kalır, geniş ölçüde yararlanma hakkı ve tasarruf hakları da kişilere ait olurdu. Osmanlılar ele geçirdikleri yerleri düzenli bir şekilde kayda alırlardı.Bu kayıtları nişancı adlı görevli yapardı.Bu tespiti yapılan araziler bir çok bölüme ayrılıyordu.Bunların büyük parçalar halinde olanları şunlardı:

*-Havası Hümayun:Devlet hissesi olarak ayrılan ve geliri direk hazineye ait olan araziler.

*-Has: Devletin yüksek memurları için ayrılırdı.Bunların gelirleri 100 000 akçenin üstündeydi.

*-Paşmaklık:Geliri padişahın annesi kız kardeşi ve zevcelerine ayrılan araziydi.

*-Malikhane Arazi:Kişiye hayatı byunca işletmek için verilirdi.Fakat satamaz ve miras bırakamazdı.

*-Vakıf Arazi:Geliri kamu yararına olan arazidir

*-Arpalık Arazi:Yüksek rütbeli görevlilere çalışırken ek gelir emekli olduktan sonra da emekli aylığına benzer bir gelir oluşturması için verilen araziler.

*-Yurtluk ve Ocaklık:Bir ülkenin fethi sırasında bazı ümeyraya yararlılıkları karşılıgında verilirdi.

*-Zeamet :Hizmet karşılığı tasarrufu verilen arazilerdi.Yıllık gelirleri 20 000 ila 100 000 arasında olana denilirdi.

*-Tımar:Bir toprak parçasının gelirinin belirli bir görev karşılığı belirli şartlarla bir kişiye tahsisinin genel adıdır.Tımar sahibi kendisine verilen toprağınşeri ve örfi vergilerini alır buna karşılık savaş zamanlarında tımarın gelirlerine göre yanında silahlı süvariler götürürdü.Özürsüz olarak savaşa katılmayan tımarlıların ellerinden arazileri alınırdı.Tımar sahibi ölünce toprağın bir kısmı varislere kalırdı diğer kısmı ise dağıtılırdı.Tımar çeşitleri ise şöyle özetlenebilir:

-İleri Hizmetlilere mahsus tımarlar:

Tezkireli Tımar:Dağıtımı merkez tarafından yapılırdı.

Tezkiresiz tımar:Vilayet valisi vezir veya beylerbeyi tarından dağıtılan tımarlar.

Benevbet Tımar:Bir tımara birden fazla kişinin sahip olması ve savaşa nöbetleşe gitmesine denirdi.

Mülk Tımar:Sahibinin elinden arazisi alınması mümkün olmayan tımarlardır.Kaydı hayat şartıylla verilmiştir.

Merkezde bulunan humbaracı ve lağımcılara verilmiş olan tımarlar.

-Geri Hizmetlilere mahsus tımarlar:

Eşkinci Tımarı:Savaşa katılan demektir.Kapıkulları için kullanılmazdı.

Müsellem ve Kızılca Müsellemler:Ordu hizmetinde yol ve köprü yapımı kale onarımı gibi işlerde çalıştırılır bir tımara ocak şeklinde birkaç kişi sahip bulunurdu.

Piyadeler:Sefer zamanlarında 2 akçe gündelikle çalışırlar savaştan sonra memleketlerine dönüp zıraatle uğraşırlardı.Buna karşılık her türlü vergiden muaftılar.Yayalara piyade süvarilere müsellem denirdi.

Yörükler ve Cambazlar:Ocak şeklinde tımara sahiptiler.Orduda geri hizmetlerde gürevlilerdi.Toprak vergilerinin bir kısmından muaftılar.Cambazların seferlerdeki görevlerivezir ve devlet adamlarının atlarına bakmaktı.Öteki zamanlarda ise has ahır ve çayırlarda hizmet ederlerdi.Aynı hizmeti gören voynuklar hristiyan cambazlar ise müslümanlardı.

-Sefere gitme şartı olmayanlara mahsus tımarlar:

Kale muhafızlarına verilen tımarlar:Osmanlı Devletinin sınırları genişledikçe yeni askeri ihtiyaçlar ortaya çıktı.Korunması önemli kaleler için yeni birlikler oluşturuldu.Bunlara da tımarlar verildi.Bu kuvvetler azablar,gönüllüler ve beşli gibi birlikler meydana getiriyordu.

-Şahinci,yuvacı,okçu gibi belirli hizmetlere verilen tımarlar.

-Devlet merkezinde görevli Divan-ı Hümayun katibi,müteferrika gibi hizmetlilere verilen tımarlar

-Makamı hizmette tımar,genellikle doğu illerinde bulunan kürt beyzadelerine devlete daha sadakatle bağlanmalarını sağlamak için hizmet beklemeden verilen tımarlardır.

Tımar sistemi 17.yy.başlarında niteliğini kaybetmeye başladı,aynı yy’ın ortalarında tamamen bozuldu.Köprülüler devrinde gösterilen çabalar sistemi düzeltmeye yetmedi.Bu sistem 18.yy. da değerini kaybetti.Tanzimattan sonra Tımarlar,kurulan süvari aialylarına tahsis edildi.Bir süre sonra ise kaldırıldı.

259
0
0
Yorum Yaz