Efsane, Efsane Özellikleri ve Efsane Örneklemeleri

2008-01-06 22:00:00
EFSANE TANIMLARI
Bir doğa olayının bir varlığın meydana gelişinin, doğa elemanlarından birinde olan bir değişikliğin doğa üstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının, halk hafızasında ve hayalinde yaşayan biçimiyle belli bir yere ya da bir olaya bağlanarak olağanüstü olaylarla süslenip anlatıldığı hikayelere efsane denir.
Çocuk Edebiyatı Kitabı
Efsane, gerçek veya hayali belirli kişi, olay veya yer hakkında anlatılan bir hikayedir.
Grimm Kardeşler
Bir efsaneye, yakın veya tarihsel geçmişe dayandırılan anlatan ve dinleyen ile ilgili onlar tarafından doğru olduğuna inanılan bir hikaye veya anlatmadır.
Robert A. Georges
Bir olayı akıl dışı, olağanüstü yolda gelişmiş gösteren söylentidir.
Edebiyat Terimleri Sözlüğü
Efsane karşılığı olarak “söylence” terimini kullananlar da vardır. dini nitelikteki efsanelere ise menkıbe denir.
Efsaneler halkın özlemlerini, dünya görüşünü, hayalinde yarattığı insan tipini diğer edebi türlerden daha keskin bir biçimde ortaya koyar.
EFSANELERİN GENEL ÖZELLİKLERİ

1. Efsaneler, dilden dile anlatılagelmiş çok eski hikayelerdir ve anonim halk edebiyatı ürünleridir.
2. Efsanelerin konuları bir kişiye, bir olaya ya da bir yere dayandırılıp, şahıs, yer ay da olaylar hakkında anlatılırlar.
3. Efsanelerde anlatılanların bir ölçüde de olsa inandırıcılık özelliği vardır.
4. Efsanelerde çoğunlukla olağanüstülük ağır basar.
5. Efsaneler bir bakıma, milletlerin modernleşmiş şekilleri olarak ifade edildikleri için kutsal öğeler de taşırlar.
6. Efsaneler, belli şekilleri olmayan bir üslup ve biçime bağlı kalmayan, konuşma diliyle anlatılan kısa halk anlatımları olup kaynaklarını genellikle geçmişin derinliklerinden alırlar.
7. Efsaneler kısa, yalın, ağızdan ağıza yayılan anonim halk anlatımları olup ağızdan ağıza anlatılırken her anlatıcının özelliklerine göre değişikliklere uğrarlar.
8. Efsaneler genellikle bir inanç üzerine kurulurlar.
Efsane tanımlarını inceleyen Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, efsanenin genel özelliklerini başlıklar altında toplar.
a. Kişi, yer ve olaylar hakkında anlatılırlar.
b. Analtılanalrın inandırıcılık özelliği vardır.
c. Efsaneelrin belirli bir kuralı yoktur; kısa ve konuşma diline yer veren bir anlatımdır.
EFSANELERİN DİĞER HALK ANLATIMLARI İLE OLAN İLİŞKİLERİ

1. Efsane Masal İlişkisi
Ayrılan Yanları:
a) Efsane, anlatıcıları ve dinleyicileri tarafından çoğunlukla, gerçek olarak kabul edildiği halde, masal başından beri hayal ürünü olarak kabul edilir. Bu nedenle de masalların belirli bir yere, tarihe, şahsa dayandığı görülmez.
b) Efsanelerde bir derinlik vardır, masallar yalın ve soyuttur.
c) Efsanelerde geriye herhangi bir olayı hatırlatacak ya da düşündürecek bir iz kalır, masalda geriye kalan bir iz bulunmaz.
ç) Efsaneolayın nedenini irdeleyip açıklar, masalda olayın nedeni hiç önemli değildir.
d) Bazı efsanelerde dini yön belirgindir, masalda ise belirsizdir.
e) Efsanelerin konusu ya bir yere ya da şahsa bağlanır. Masallar belli bir yere bağlanmaz. Masalarda yerler genellikle Cin, Bağdat gibi hayal edilen yerlerdir.
f) Efsanede zaman kavaramı, bazen gerçekçi bir biçimde ifade edilir, masalda ise zaman karamı gerçekçi olmayıp, zamanın birinde diye ifade edilen, belirsiz soyut bir kavramdır.
g) Efsanelerin başlangıç ile masalların başlangıcı arasında farklar vardır. masalar gerçeküstü bir anlatımla başlar.
h) Efsane inandırıcı bir özellik taşır, masalın inandırıcı bir özellik taşıması gerekmez.
i) Efsaneler, kısa metinlerdir, daha özlü anlatıma sahiptir, masalar, efsanelere göre uzun metinlerdir, anlatımları süslü ve abartılıdır.
j) Bazı efsaneler yaşandığı varsayılan herhangi bir olay sonucu kalmış kalıntılar üzerine anlatılır, masallar için bu durum söz konusu değildir.
B) Benzer Yanları

a) Her iki tür de anonim olup anlatıcıları belli değildir. İkisi de sözlü gelenekte yaşar.
b) Her iki türde de cin, peri, pir, ak sakallı ihtiyar, konuşan hayvan, şekil değiştirme gibi pek çok motif ortaktır.
c) Her iki tür de nesir biçiminde olup, bazılarında az sayıda manzum bölümlere rastlanılmaktadır.
d) Her iki tür de insanın hayal bile edemeyeceği her konuyu işleyebilir.
e) Her ikisinde de kahramanların alkış ve kargışları Tanrı tarafından kabul edilir. İnsanlar taşa ya da kuşa dönüşebilir. Olağanüstülükler ortaktır.
2. Efsane – Mit ilişkisi
Ayrılan Yanları:
Mitolojik anlatmalar, çok eski zamanlarda oluşmuşlardır. Mitin ve mit kahramanlarını tarihi devrini belirlemek imkansızdır; tarihin derinliklerinde, karanlıklarında oluşmuşlardır. Efsaneler ise daha yeni zamanlarda meydana gelmiştir. Bazı efsanelerin a) kahramanının yaşadığı devri ve olayın meydana geldiği zamanı belirlemek mümkündür.
b) Efsaneler, mitolojiden daha gerçekçidirler. Mitlerde hayalle, fanteziyle bağlılık güçlüdür. Efsanelerde ise gerçekle olan bağ kuvvetlidir.
c) Mitlerin fetişler, totemler çok görülmesine karşılık, efsanelerde pek fazla görülmezler. Aynı şekilde mitlerde tanrı ve yarı tanrılar vardır; efsanelerin kahramanları ise tarihi şahıslardır.
A. Benzer Yanları

a) Mitlerde de efsanelerde de fantastik hayali unsurlar çok fazladır.
b) Efsaneler, mitleri; masalımsı ürünleridir. Bunlarda “olağanüstülük” vardır ama, toplumun inanışlarına uymaktadır.
1. Efsane – Destan İlişkisi
Ayrılan Yanları:
a) Efsanelerin bazılarının benzerlerini başka milletlerde bulabiliriz. Buna karşılık destanlar, millidir, onların benzerlerini başka milletlerde bulmamız söz konusu değildir.
b) Destanların hepsi belli bir tarihi olayı işlerler. Bu durum efsanelerin tamamında görülmez.
c) Efsanelerin bazılarında kutsallık olmasına karşın, kutsallık destanlarda görülmez. Destanlar, daha ziyada milli anlatmalardır ve kutsallık, dini bir karakter taşımaz.
d) Efsanelerdeki sessiz, sakin, itaatkar derviş tipine karşılık destanlarda kahraman, savaşçı al tipidir.
Benzer Yanları:
a) Her iki türde de olaylar, günümüz dünyasında, günümüzün coğrafyasında meydana gelir. Masallardaki gibi bilinmeyen “masal ülkesi” bu türlerde görülmez.
b) Her iki türün anlatmaları gerçek olarak kabul edilir. Yalnız kozmogonik olayları işleyen bazı efsanelerde gerçeklik bulamayız.
2. Efsane – Halk Hikayesi ilişkisi
Efsanelerle halk hikayelerinin büyük bir benzerliği yoktur. Yalnız, zamanla bazı halk hikayeleri efsaneleşmiştir. İçindeki manzum kısımlar unutularak sadece olay, mensur olarak anlatılır hale gelir. Anadolu’nun birçok yerinde “Şah İsmail” hikayesinin efsane halinde anlatıldığı bilinmektedir. Bu hikayedeki manzum kısımlar ve grift meseleler zamanla unutularak olayın özeti durumunda olan efsaneye dönüşmüştür.
Bazı halk hikayesi kahramanları, efsanelere de kahraman olabilmektedir. Daha doğrusu halk hikayelerinin sevilen kahramanları etrafında efsaneler oluşturmaktadır. Özbekler arasında anlatılan “Ferhat Kalesi” ve Yozgat civarında anlatılan “Leyla ile Mecnun” efsaneleri buna örnek olarak verilebilir.
EFSANELERİN TEŞEKKÜLÜ
Efsanelerin teşekkülünü açıklayabilmek için önce, köklerini araştırmak gerekir. Çünkü, efsaneler teşekkül ederlerken beslendikleri kaynaklara, köklerine göre farklılık arz etmektedirler. Yani, bütün efsaneler aynı teşekkül, oluşum sürecinden geçmemektedir.
Efsane teşekküllerinin bu şekilde farlılık göstermesinde sebebi ne olabilir, neden aynı süreçten geçmemektedirler?
Bu soruların cevabı, efsanelerin kökleriyle ilgilidir. Efsanelerin bir değil, birkaç kökü vardır. bu kökleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Mitolojik kökler,
2. Tarihi kökler,
3. Dini kökler,
4. Hayli, fantastik kökler
Bu köklerin hepsi her efsanede görülmez. Efsanenin çeşidine göre köklerden biri önem kazanır. Örneğin tarihi efsanelerde tarihi kökler, dini efsanelerde dini kökler, aratılış efsanelerinde mitolojik ve fantastik kökler önem kazanır. Yalnız şunu da belirtmek gerekir ki, bir efsanede birden fazla kök bulunabilir. Yani tarihi kökün hakim olduğu bir efsanede dini veya hayali kökler bulunabilir.
Mitolojik kökler, karmaşık köklerdir. İçlerinde eski dini inançların izleri olduğu gibi hayal ürünü unsurlar da vardır. bu unsurları ayırmak oldukça zordur. Hem Batılı alimler, hem de Doğulu alimler, efsane ile mitolojinin birbirlerine çok yakın olduğu konusunda hemfikirdirler.
Efsanelerdeki mitolojik köklerin büyük bir bölümü, eski inanç sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Mitler, esrarengizlik, korku ve telaş anlayışı ile insanı etkilemenin yanında, onların belli olaylara, cisimlere bakışını, onlar hakkındaki düşüncesini sistemleştirerek, bu düşüncelerin genel bir özellik kazanmasını sağlar. Bu düşüceler, açıklamalar gitgide işlev değiştirerek dini inanç sistemi haline gelmeye başlamıştır. Bu sistemin içinde tarihte olmuş veya olması muhtemel gerçek olaylar olabileceği gibi, halkın veya anlatıcını muhayyilesinden kaynaklanmış hayali, “uydurma” unsurlar da olabilir. Halkın sırrına akıl erdiremediği cisim ve olaylar hakkındaki düşünce ve açıklamaları ile tarihi olay ve halk fantazisi birleşerek inanç sistemi haline gelmiştir. İşte bu inanç sistemini bazı unsurları, bugün efsanelerin kökünü oluşturmaktadır. Özellikle gök cisimleriyle be hadiseleriyle ilgili olan efsanelerde bu türden mitolojik kökleri aramak gerekir.
“Legende” teriminin kapsamına giren bu tür efsaneler, mitlerle iç içedirler. İnsanlığın bilgi ve düşünce kapasitesi geliştikçe bu eski mitolojik izah ve inançlar, yerlerini yavaş yavaş mitolojik kökleri olan efsanelere bırakmıştır. “Türkmen Folklor Prozasının Tarihi Evolyutsiyası” adlı eserinde diğer halk nesri türleriyle birlikte efsanelerin de köklerini araştıran Amanmırad Baymıradov bu konuda şunları yazmaktadır: “Biz, incelememizin başında efsanelerin kaynaklarından birinin mitler olduğunu belirtmiştik. Eğer mitlerin bir bölüm, zamanla efsaneye dönüşmüş ise o zaman efsanelerde mitolojik özellikler, izler çoktur diye düşünmekteyiz.” Baymıradov’un da belirttiği gibi, bazı efsanelerin kaynağı, kökü mitolojidir. Mitolojik izah ve anlatmalar, efsaneleştikten sonra inanç sisteminin dışına çıkmışlardır. Artık efsane haline gelen bu anlatmaların halkın üzerindeki işlevi de değişmiştir. Yani inanç olmaktan çıkıp terbiyesi bir karaktere bürünmüşler, geçmişte olmuş, inanılıp ders alınması gereken bir anlatmaya dönüşmüşlerdir.
Önceden de belirtildiği gibi özellikle tabiat olayları ve cisimleriyle ilgili olan bu mitolojik kökenli anlatmalar, efsaneleştikten sonra, halk tarafından eklenen hayali unsurlarla

gerçek olmaktan büsbütün çıkarlar. Bu tür efsaneler, diğer efsane çeşitlerine göre daha eski zamanlarda teşekkül etmişlerdir. Bu şekliyle efsaneler, mitolojilerin devamı gibidirler.
Efsanenin köklerinden biri de tarihtir. Bu tür efsanelerin teşekkülü için belli, kesin bir tarihleme yapamamakla birlikte, mitolojik köklü efsanelere göre daha yakın teşekkül etmişlerdir.
Tarihi bir olayı ister eski çağlarda meydana gelmiş olsun ister yakın zamanda, eğer halkın üzerinde büyük bir etki bırakmışsa, halkın hayatını değiştirmişse belli bir süre sonra efsaneleşir. Bu süre içerisinde bu olayı kendinden bir şeyler kaybeder, buna karşılık halkın muhayyilesinden kaynaklanan yeni bir takım hayali “uydurma”larla karışır. Halk, efsanelerde tarihi olayı, olmasını istediği şekilde,, tarihi şahsi görmek istediği şekilde gösterir. Eğer bir kahraman unutulmaya başlnamışsa onun etrafına oluşan efsaneler, halk için önemli olan yeni bir kahramanın etrafında toplanır. Bu durum, Rasiere’nin “birinin yerine diğerinin geçmesi” kurduna uygundur.
Bu kural dışında Rosiere’nin ortaya koyduğu, af senelerin oluşumuna ilişkin iki kural daha vardır. bunlar:
1. Kaynaklarla ilgili kural: Aynı ussal davranış ve yapı içinde bulunan tüm insanlarda, hayal gücü aynı biçime oluşur, gelişir. Böylece benzer efsaneler ortaya çıkar.
2. Uyarlanabilme kuralı: Çevre değiştiren her efsane, yeni çevrenin sosyal ve etnografik koşullarına uyarlanır.
Tarihi kökü olan efsaneler, mitolojik efsanelere göre daha gerçekçi, daha inandırıcıdırlar. Çünkü, tarih sayfalarında bu efsanelerin köklerini bulmak, görmek mümkündür.
Efsanelerdeki köklerden biri de “dini” köklerdir. Dini kahramanların maceraları, halkın muhayyilesinden katılan “hayali” unsurlarla birlikte zaman içinde efsaneleşmiştir.
Birçok araştırmacı efsanelerin kaynağının din olduğunu söylemiştir. V.Y. Propp; L. E. Elioson, A. Kirpiçnikov, B. Tamaşevskiy gibi alimler de “legende”leirn kaynağının doğrudan Hıristiyanlık olduğunu belirtmişlerdir. Bu görüşlere tam olarak katılmak mümkün değildir. Çünkü dini motiflerin olmadığı “legenda” lar da vardır. tarihi “legenda”ların bir bölümünde dini kök bulmamız mümkün değildir.
Halk, sevdiği din büyüğünün hayatı etrafına, gerçekte olmamış olsa bile birçok efsane teşekkül ettirmiştir. Efsanelerin etkisiyle halka hem din, hem de dini büyükler daha iyi sevdirilmiş, daha iyi anlatılmıştır. Bu şekliyle efsaneler, bir terbiye etme işlevi üstlenmişlerdir.
Efsanelerde görülen dini köklerden bazıları “ahlak, töre” kurallarından çıkmıştır. Bu bakımdan dini köklerin iyi bir tahlile ihtiyacı vardır. halk, ekmek, su gibi nimetleri kutsal olarak kabul eder; insanların bu nimetlere hürmet etmesini ister. Bu yüzden onlara karşı yapılan hürmetsizliklerin cezalandırılacağını belirtmek için, bu tür davranışlar hakkında efsaneler teşekkül ettirmiştir. Bu köklerin üzerine kurulan efsaneleri, dini köklü efsanelerden ayırmak gerekir. Belki dini köklerin içerisinde ayrı bir alt grup oluşturulabilir.
Bazı efsaneler, tamamiyle hayali, fantastik köklerin üzerine kurulmuşlardır. Özellikle yer adları ile ilgili olarak anlatılan efsanelerin bazıları bu şekildedir. Halk, benzerlerinden ayrılan bir taşa, kayaya, doğa, tepeye hemen bir efsane uyduruverir. Bu tip anlatımların çoğu halkın muhayyilesinden kaynaklanmıştır. Bu tür efsanelerin bir bölümü, daha önceki devirlerde bir kahramanın anlatılan ve içinde az çok tarihi bir yön bulunana anlatmalar olabilir.
HALK EFSANELERİ VE MİTLER
Efsaneler, mitler; masalımsı ürünlerdir. Bunlarda “olağanüstülük” vardır ama, toplumun inanışlarına uymaktadır.
Gerçekten, millet sır ve sihirle yoğrulmuş tabiatın ve tabiat olaylarının hayal gücüyle çözümlenmesi sayılabilir. Bu dünya nedir? Nereden gelmiş, nereye gidiyor? Her ilkel toplum, bunu kendi hayal gücüyle çözümlemiştir. Türklerin de orta Asyada bulundukları çağlardan kalma bir yaratılış miti vardı ve buna inanmaktaydılar.
Efsanelerimize gelince: Bunların bir gerçeği vardır geçmişte... Ancak, halkın kendi hayalinden kattığı şeylerle bu gerçek yönleri unutulmuş, yada değişikliğe uğramıştır. Cennet Bursa efsanesi, Şehitler Kayası efsanesi gibi... Elbette Bursa’nın bir kuruluş tarihi ve o kayanın bir yıkılış nedeni vardır. fakat halk kendi hayal gücüyle öylesine efsaneleştirmiştir ki, bunları, tarihi gerçeklerini hiç de aratmıyor bize.
Başka milletlerin de böyle efsaneleri, mitolojileri var ve nice şah eserler için İlham kaynağı olmuştur bunlar...
Bizde de Halide Edip Adıvar, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ömer Bedrettin Uşaklıgil bu kaynaklardan alacaklarını alarak, Cennet Dağı, Cehennem Dağı, Ses Duyan Kızı Yalnız Efe, Çoban Çeşmesi ve Sarı Kız mermerlerini edebiyatımıza kazandırmışlardır.
TÜRK EFSANELERİNİN SINIFLANDIRILMASI
1. Dünyanın Yaratılışı ve Sonu İle İlgili Efsaneler
Dünyanın yaratılışı ve kıyamet gününü konu alan efsanelerdir.
2. Tarihi Efsaneler
Tarihi efsanelerde kişisel kahramanlıklar ağır basar. Bu efsanelerde kahramanlar manevi güçlerden önemli ölçüde yardım görerek başarıya ulaşırlar.
3. Doğaüstü Kişiler ve Varlıklar Üzerine Efsaneler
a) Kader ve alınyazısı ile ilgili efsaneler.
b) Ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili efsaneler.
c) Cinler, periler, ...vb. doğaüstü güçteki yaratıklarla ilgili efsaneler.
d) Hastalık ve sakatlık getiren “alkarası” gibi varlıklarla ilgili efsaneler.
e) Büyücü, üfürükçü... gibi doğaüsüt güçleri olanlarla ilgili efsaneler.
Bu efsanelerde, genellikle loğusa kadınlara musallat olan “alkarası”, insanlara kötülük yapan cinler, geceleri atlara binip onları yoran ve yelelerini ören, çeşitli kılıklarda insanların karşısına çıkıp onları korkutan, hasta eden, öldüren ya da başlarına çeşitli belalar getiren varlıklarla, ejderhalarla, mitolojik yılanlarla ilgili olaylar anlatılır.
4. Dini Efsaneler
Bu efsanelerin hemen hepsinin dini motifler üzerine kurulmaları ve İslamiyet’le ilgili oluşları en önemli yönleridir. Dini efsanelerde kutsallık ve olağanüstülük, diğer efsane türlerinde olduğu gibi her zaman ön plandadır.
Toplumda saygınlık kazanmış, kerametler göstermiş bazı kişilerin ölümleri, öldükten sonra da mezarları yada türbeleri ile ilgili bazı efsaneler anlatılır. Dini efsanelerin çoğunda

dolaylı da olsa kıssadan, hisse çıkarma özelliği görülür. Çaresiz kalan insanlar adları etrafında dini efsaneler oluşan kutsal sayılan yerlere adaklar adayıp kurban keserler.
Ermiş ya da veli olarak bilinen dini kişilerin keramet gösterdiğine inanılır. Dini efsanelerin kahramanları halk arasında gerçek ve kutsal olarak kabul edilir.
1. Hayvanlar Üzerine Efsaneler
Hayvanlarla ilgili efsanelerin dayandığı ana motifi “insan özelliği gösteren havyanlar” motifidir. Bu efsanelerin konusunu insan gibi davranış gösteren; aşık olan, şarkı söyleyen, konuşan, akıl veren havyanlar oluşturur.
Hayvanlar üzerine anlatılan efsanelerin bir özelliği de insanlara ders vermesidir. Ayrıca bu efsanelerde hayvanlara zarar vermenin kötü sonuçları, onlara iyi davranıp, dostluklarını kazanmanın yararları sergilenir.
6. Doğa İle İlgili Efsaneler
doğa ile ilgili efsanelerde de kıssadan hisse çıkarma amacı ağrı basmakta olup iyiler için bir kurtuluş kötüler içi bir cezalandırma konumunda ona “taş kesilme motifi” ön plandadır.
Bu efsanelerde sevenin sevdiğine verilmesi, nimetlere, bazı kutsal değerle saygılı davranılması, insanların birbirine yardım etmeleri gereği vurgulanır. Doğa ile ilgili efsanelerde mağaralar, önemle üzerinde durulan doğa parçalarıdır. Göller, çeşmeler ve pınar başları yine doğa ile ilgili efsanelerin ana konularındandır.
Bu nedenle doğa ile ilgili efsaneleri:
a) Dağ, göl, pınar, kaplıca ve mağaralarla ilgili olanlar
b) Taş kesilme olayıyla ilgili olanlar
c) Çeşitli yapılarla ilgili olanlar
d) Yer adları ile ilgili olanlar
olmak üzere dört grupta toplayabiliriz.

EFSANENİN TOPLUMSAL İŞLEVİ
Kutsallık ve yaptırımcılık gücü, efsaneye toplumsal işlevi bakımında diğerlerine göre oldukça farklı bir konum kazandırmıştır. Efsane konusunda önemli bir çalışma olan Prof. Dr. Bilge Seyidoğlunun Erzurum Efsaneleri hakkındaki eserindeki efsanenin toplumsal işlevleri şöyle özetlenebilir:
1. GELENEK VE GÖRENEKLERİ KORUYUCU OLUŞLARI: Efsanenin teşekkül ettiği bazı yerlerde, mesela camiler, türbeler ve ziyaret yerlerinde ritiviel davranışlara rastlıyoruz. Böyle yerler ziyaret edilirken bazı kurallara mutlaka uyulur. Ziyaret yerlerinin etrafında üç yedi bazen kırk kez dönülür ve ziyaretler belli ararlıklarla belli günlerde tekrarlanır.
2. Efsaneler topluma yön verir, onlara iyi olmayı, nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağını telkin eder. Hastaların, zayıfların maddi bakımdan güçsüz olanların korunmalarını telkin ederek insanları iyilik yapmaya teşvik eder.
3. Teşekkül ettikleri yere mana kazandırırlar. Teşekkül ettikleri yere başka bir gözle bakılmasını sağlarlar. Tarihi gerçeğin dışında halkın gerçek ve kutsal olarak belli bir yer etrafında efsane yaratması onunla bu gerçeği paylaşması o yerle birleşmesi anlamına gelir. Böylece insanlar kendilerinden bir parça olarak gördükleri şeye daha çok değer verir, anlamı daha derin olur.
4. Koruyucu ve tedavi edici rolü: Mekanla ilgili efsaneler hem etrafında teşekkül etmiş oldukları yerleri hem de onlara inanları koruyucu aksiyonu vardır. içinde olağanüstü ve kutsal bir şahsın yattığına inanılan kabrin yerinin değiştirilmesi hatta onarılması bile mümkün değildir. kutsal olan bu yerlere el sürülmediği için yüzyıllarca varlıklarını korumuşlardır. Efsanelerin tedavi edici fonksiyonu da vardır. halk çeşitli hastalıklarına çare olması için Türkleri ve kutsal kabirleri ziyaret eder. Şifa bulacaklarına inanırlar.
GILGAMIŞ EFSANESİNİN ÖZETİ:
Gılgamış, yüzyıllar önce Uruk kentinde hüküm süren bir Sümer kahramanıdır.
Kentin çevresini yüksek surlarla çevirmek ister. ağır ve yıpratıcı çalışmalardan gözü yılan halk, Gılgamış’ı tanırlara şikayet eder. Tanırlar halka hak verir ve Tanrıça İştar halkı koruması için Endiku’yu görevlendirir.
En az Gılgamış kadar kuvvetli olan Endiku Gılgamış’la dost olur. Tanrıça Iştar’ın isteği olmaz ve bu iki kudretli yaratık insanlara düşman olan yaratıkları yok ederek dünyayı düzenlemeye çalışırlar.
Endiku, arkadaş olduğu Gılgamış’ı Tanrıça İştar’a götürür. Tanrıça Gılgamış’ı baştan çıkamaya gayret eder. Gılgamış, Tanrıça’ya gönül verenin sonunda ölüme mahkum olacağını bildiği için, İştar’ın aşkını kabul etmez.
Gazaba gelen Tanrıça İştan, Endiku’yu cüzzam hastalığına uğratarak öldürür, Gılgamış’ı da aynı akıbete uğratmaya çalışırken Gılgamış da ölümsüzlüğün sırrını elde etmek için atası Ut’a başvurmaya karar verir. Gılgamış, atası Ut’u çok tehlikeli yolculuklardan sonra bulur. Kutsal bir ihtiyar olan Ut, Gılgamış’a büyük tufanı anlatır.
Vaktiyle, bütün Mezopotamya tufana boğulmuşken tanrıların lütfiyle nasıl yalnız kendisinin kurtulduğunu açıklar. Ölmezliğin sırrını açıklayamaz, fakat Gılgamış’a kuvvet ve gençliğin sırrını yazıp verir. Tanrıça İştar’ın şerrinden kurtarır.
Gılgamış, üzüntü ile atasının yanından ayrılır. Bir gece uyurken rüyasında dostu Endiku’yu görür.
Endiku ölülerin Gölgeelr Vadisi’nde hiçbir kendini tanıyıp hatırlamayan yaratıkların arasında, tanrıların iyiliğini beklemektedir. Gılgamış bu rüyadan anlar ki, ölmezlik, dünyada erişilebilecek en büyük mutluluk değildir.
BİR YENİ - ZELANDA EFSANESİ
Bütün yaratıklar ilk karanlıkların ortasında buluşan Gök ve Yer tanrıları Rangi ve Pepe tarafından yaratıldılar. Dünyayı kapkaranlık gören ve bundan büyük üzüntü duyan oğulları onları öldürmeyi, ya da birbirlerinden ayırmayı tasarladılar. Bu komploya yalnız rüzgarların ve fırtınaların babası katılmak istemedi: Gece olmuş, gündüz olmuş umurunda değildi onun... İstediği zaman dilediği gibi esiyordu ya! Kardeşleri kuvvetlerini birleştirdiler. Tek amaçları besleyici Yer tanrıçası Pepe’yi aşağıya yerleştirmek, ışıklı gök tanrısı Rangi’yi de yukarı çıkarmaktı. O zaman işe ormanların babası Tane-Manuata karıştı. Başını anasının göğsüne dayadı, ayaklariyle de saygıdeğer babasını itti yukarılara kaldırdı, onu ta yükseklerde, havalara tutturdu. İşte o zamnadanberi toprak boş yere kokularını göklere doğru yükseltmekte, bir türlü teselli bulmayan gökler de onun üzerine göz yaşlarını yağmur halinde dökmektedir.

Örnek:
KURBAĞA
Mezarlıklar, su başları, ıssız bölgeler vb. tekin olmayan yerlerdir. Halkın inanışına göre, özellikle mezarlıklarda, cin ve şeytanlar değişik şekillere girerek insanları korkuturlarmış. İşte bu hadiselerden birisi de. Elazığ ilimizin Ağın ilçesine bağlı Şıhlar köyünde, bir hanımın başına gelmiştir.
O köyde oturan bir kadın bahçesini sulamak için suyun başına gider. Orada karnı şişmiş bir kurbağa görür ve kendi kendine konuşur:
“Şu kurbağa doğursa da ben de ebesi olsam.”der.
kadın, işini bitirdikten sonra, evine gider. Aradan birkaç gün geçer . Bir gece, çok geç bir saatte, kadının kapısı çalınır. Kadın kapıyı açtığında, karşısında tanımadığı bir sürü insan görür. Kadın, şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez, sadece:
“Hayrola, niye geldiniz?” diye sorar.
Adamlar:
“Filan yerde doğum var. Seni oraya götüreceğiz.” Derler.
Kadın kabul etmez:
“Olmaz, ben gece vakti hiçbir yere gidemem.”der.
fakat, adamlar söz dinlemeyip ısrar ederler.
“Sen filan zamanda, bahçeni sularken gördüğün kurbağanın ebesi olmak istememiş miydin?” “İstemiştim.”
“İşte, şimdi o kurbağa doğum yapıyor.” Derler. Kadın aldıkları gibi bir mağaraya götürürler.
Kadın orada yatmakta olan bir gelinin doğumunu yaptırır. Fakat, nerede olduğunu, kimlerle karşılaştığını hiç anlayamaz.
Kadın, doğumu yaptırdıktan sonra, aynı insanlar buna bir heybe hazırlarlar. Ancak, heybenin bir gözünde soğan kabuğu, diğer gözünde de sarımsak kabuğu vardır. kadın ayıp olmasın diye heybeyi alıp getirir. Fakat, evine yaklaşınca:
“Ben bu kabukları ne yapacağım?” diyerek, oraya, bir kenara boşaltır, heybeyi de evine koyup yatar. Sabah olduğunda bakar ki kadın, heybede kalan soğan ve sarımsak kabukları altın olmuş! Hemen kabukları döktüğü yere gider, fakat, orada hiçbir şey bulamaz. Cinler, verdikleri heybeni atıldığını görünce, oradan tekrar almışlar.
(Ali Berat Alptekin, Fırat Havzası Efsaneleri, Antakya, 1993, s. 135 – 136)
CENNET BURSA
“Bursa, insan ruhunun yeşile hayranlığından doğmuştur. Bu hayranlığı ilk duyan ve bu şehri ilk kuran Kartacalı Anibal mıdır, Hazreti Süleyman mı? Biri bir tarihçi görüşü, öbürü bir folklorcu inanışıdır. O görüş, bir destan; bu inanış bir efsane... O destanı tarih dedeye sorun; bu efsaneyi de masal babasına...”
Evvel zaman içinde, her Süleyman’dan içeri, bir Hazreti Süleyman varmış; alnında peygamberlik nuru yanar, başına hükümdarlık tacı parlarmış. Allah ona “Mühr-ü Süleyman” derler sihirli bir mühür ihsan etmiş; bu sayede dağa; taşa hükmeder; kurda kuşa sözü geçermi... Oturduğu taht dersen, ne fildişi; ya cin, ya peri işi bir tahtırevanmış; dur derse durur; yürü derse, yürür; uç derse, uçarmış; ta böylece dünyanın dört bir bucağını dolanır; ağlayanla ağlar, gülenle gülermiş....
Günlerden bir gün, Süleyman tahtına kurulur; sağ yanına büyük vezirlerini alır, sol yanına küçük vezirini; havalanır göklere. Dağlar eğim eğim eğilir; yollar erim erim erir; bir göz yumup açıncaya dek varır, dağların dağı Uludağ’ın tepesine iner. Bir de bakar ki, ne baksın; bu dağın bir kanadı ses, bir kanadı renk, bir kanadı su, bir kanadı ışık.
Hazreti Süleyman : “Yaratan neler yaratıyor” der, parmağı ağzında kalır. Neden sonra kendine gelir de, sağına dönüp büyük vezirine:
“Ey benim vezirim; sen çok yaşadın, çok bilirsin; şöyle bir dünya gözüyle bakasın, buralarını nasıl bulursun?” diye sorar.
Büyük vezir de:
“Ey benim sultanım der; Allah her güzelliği buraya vermiş, elvan elvan çiçek, buram buram koku, salkım salkım söğüt, aygın baygın ses... Ve lakin bunları görüp duyacak, derleyip koklayacak biri olmadıktan geri, neye yarar”...
Hazreti Süleyman bu söze: “Doğudur.” Der, mührünü basar; sonra dönüp, küçük vezirine sorar:
“A benim vezirim, sen de çok gezdin; çok gördün; şu dünyada bu güzelliklerinde üstün bir güzellik daha var mı dersin?”
Küçük Vezir de:
“Var sultanım, var; insan güzelliği. Öyle ya, dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama, gönül yaylasını yaylayan insan sesi daha güzeldir. Burcu burcu kokan güller güzeldir, ama dünyada hiçbir gül yanaklar giib koncadan konca açılmaz...
Şu uçsuz bucaksız derya güzeldir ama, bir damla göz yaşını yüreklere verdiği ferahlığı veremez.... Şu pırıl pırıl yanan gökyüzü güzeldir ama, seher yıldızı bile aynı on dördü Belkıs gibi ay ile bahsedip gün ile doğamaz”.
Deyip kesince, Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar:
“Ey benim vezirlerim” der; ikiniz de ağzı öpülecek adamlarsınız dediğiniz gibi Allah burasını sevip yaratmış, gülüp donatmış ama, bir insanoğluna hasreti var. Öyle ya, bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı, ya dile alırdı bunları, ya tele; ya tunca işlerdi bunları, ya mermere; böylece bu güzellikler kaybolup gitmezdi. Üstelik her güzellikten ala bir de bir insan güzelliği katılırdı bunlara. İyisi mi, gelin bu yaylaları yurt edinelim; bir şehir yapalım, kökü beraber; içinde bahçesi gülü beraber... Bu saraya güzeller güzeli Belkıs’ın tahtını kuralım; bu bahçeye de dilediği gülü, bülbülü konduralım, konduralım ama, köşkün bir anahtarı bende kalsın.”
Vezir, vüzera bu söze bir mim koymaya kalmaz, dağ, taş gelip: “Belkıs, Belkıs” diye inler.
Hazreti Süleyman, o saatten tezi yok, perilerini başına toplayıp bir akıl danışacak olur ama, perilerden bir peri niyeti gözünden okuyup:

“Ya Süleyman, vaktiyle “Can taifesi” derler bir taife buralarda bir şehir kurmuştu ama, “Cin taifesi” dedikleri taife de bu güzelim yereler göz koymuştu; Allah sizi inandırsın, bin yıl düğüştüler, durdular ya, son sonu ne onlara kaldı buraları, ne onlara. Tufan erip sular altında kaldı şehir. İmid bu dağın eteğinde gördüğün göller; göl değil, bu tufanda göllenip kalmış sulardır. Ha işte o batan şehirde bu suların altına yatıp duruyor. Gayri dile bizden dilediğini.”
Deyince Hazreti Süleyman Mühr-ü Süleyman’ı basıp ferman üstüne ferman yağdırır. Bunun üzerine su perileri sulara dalar; gölcükleri boşaltıp “Can şehri”ni ortaya çıkarır dağ perileri de dağları dolanır, getirecekleri kadar getirip mermer taş, mermer direk, bir saray kurarlar, kökü beraber. Periler bu hayhuyda iken, Hazreti Süleyman, kuşun kanadiyle her yana haberler gönderip, cümle “ele gözlüler”e buyur eder; nerede var, nerede yok onlar da gelir, bu şehre yerleşir. Derken Belkıs Sultan’da varır, köşküne kurulur; şehir de şehir olur, saray da saray...
Büyük vezir bu ela gözlüler memleketini görür: “Doğrusu Cennet burası” sözünü “Cennet Bursa” anlamasın mı. İşte o gün, bugün bu şehrin adı “Bursa” kalır. Köşkün anahtarı kendisinde ya, Hazreti Süleyman da ayda yılda bir, felekten bir gün çalıp gelir; Belkıs Sultan’la murad alıp murad verir... Ee, fani dünya bu kime kalmış ki onlara kalsın; ömürlerini yakalarına dikmediler ya. Bir gün olur, ikisi de bahtını yellere, tahtını ellere bırakıp bu alemden göçerler ama, gel zaman git zaman burası “Bursa” olarak destan olur dillere...
HAMZA BABA
Sultan II. Murat’ın Manisa’da olduğu bir sırada kendisine Hamza Baba adında birinin köy arazilerini ekip biçtiği haber verilir. Ekilen arazi başkasının arazisi içinde, 5 – 10 metrekare bir yer olduğu halde elde edilen ürün çok fazladır. Sultan Murat, konunun araştırılması içine araziye bir zaptiye kolu gönderir. Aylardan şubat ayıdır. Zaptiyeler sözü edilen araziye geldiklerinde Hamza Baba’yı bağ çubuğu dikerken bulurlar. Kendisini yakalamak üzereyken Hamza Baba kendilerine padişah yanına eli boş gidilemeyeceğini, biraz beklemelerini söyler, bir yandan da çubuğu dikmeye devam eder. Diktiği çubuklar ardından üzüm vermektedir. Birkaç dakika önce dikilen çubukların üzüm verdiğini gören zaptiyeler, Hamza Baba’nın kerametine inanırlar. Hamza Baba, onalar üzüm ikram eder, biraz da Sultan II. Murat için koparır. Zaptiyelere gidip kendisini Manisa’da beklemelerini söyler. Zaptiyeler Manisa’ya at sırtında vardıklarında Hamza Baba’yı kendilerini elinde üzüm salkımlarıyla beklerken bulurlar. Hamza Baba II. Murat’ın huzuruna çıkarılır. Sultan II. Murat Hamza Baba’ya adeta derebeyi gibi neden hareket ettiğini soracağı sırada, gözü Hamza Baba’nın elindeki üzümlere takılır. Onun kerametini anlar. Fakat yine de kendisinin neden başkalarının arazisini ekip biçtiğini sormadan edemez. Bu soruya Hamza Baba:
“Oralar bana verildi.” Şeklinde cevap verir.
Sultan Murat, Hamza Baba’ya bu konunun şahidinin kimler olduğunu sorunca; “Dalar taşlar...” şeklinde cevabını verir.
Neticede dağların, taşarın şahitliğinin dinlenmesine karar verilir.
Onun ekip biçtiği yerdeki der kenarına gelinir.
Hamza Baba, gücünün yettiğince haykırarak, ekip biçtiği yerlerin kendisinin olduğuna ilişkin dağların taşların şahitliğini ister. Dağ taş ayaklanarak aşağı yuvarlanmaya başlar. Hamza Baba kendisine inanılması üzerine, dağarın taşların durmasını ister. Bir kısmı duru, bir kısmı durmak istemez, Hamza Baba duranı durdurur; durmayanı eliyle, yumruğuyla belini yaslayarak durdurur. (Belini yaslayıp durdurduğu kayaya “sürtünecek” denilir. Sürtüncek kayasının bel ağrılarına iyi geldiğine bugün bile inanılır.) Bunun üzerine, ancak muhakkak surette Manisa’da oturması istenir. Hamza Baba bir müddet için bunu kabul eder ve Müridei Sündüz Arap’la beraber Manisa’ya gelir. Sürekli dağları özlemektedir. Bir süre sonra Sündüz Arap’la beraber yine birkaç günlüğüne dağları gezmeye gelir, yemek yenilmesi için ateş yakılması gereklidir. Sündüz Arap odun toplamaya çıkar, bu sırada Azrail Hamza Baba’ya görünerek bir can alması gerektiğini söyler. Hamza Baba, Allah’ta yanında bulunan müridleri için şefaat diler ve o an için gönlünden Sündüz Arap çıkar. O anda bir çınar topraktan fırlayarak devrilir. Hamza Baba o an, Sündüz kaybettiğini anlar ve çok üzülür. Bir süre sonra da Manisa’da vefat eder.
Cenazesini Manisa Turgutlu paylaşamaz, bunun üzerine iki tabu yapılmasına, Hmaza Baba’nın naşının iki yanına konmasına, Hamza Baba’nın hangi tabuta gierese o kente gömülmesine karar verirler. Ertesi sabah tabutlar kontrol edildiğinde Hamza Baba’nın Turgutlulara ait tabutta olduğu görülür ve Turgutlu’ya götürülür.
Şimdiki türbesinin bulunduğu yere gömülür. Türbenin yapımını bir gayri Müslim üstlenir.
Gerçekten bir sanat eseri olan türbe yapılır, ancak eşiğe taş kalmamıştır. Buna çok üzülen gayrı Müslim mimar kendi kendine hayıflanır. O sırada Hamza Baba kendisine görünür. Eşik taşının kendisinin olmasını, türbeye ziyarete girenlerin önce kendisine değmelerini niyaz eder. Bugün halk türbeyi ziyarette eşiğe basmadan geçer. Eşiğin türbeyi yapan mimar olduğuna inanılır.
SÜTLE BESLENEN YILANLAR
Adana yöresinde bir söz vardır; derler ki “Adana selle, Ceyhan yelle, Misi yılanla gidecek.”
Böyle derler.
Bilindiği gibi Seyhan ırmağı Adana’nın hemen içinden geçmektedir. Irmağın karşı yakası da kent olmuştur. Eskiden, Toroslar’da eriyen karların ve kışın durmadan yağan Çukurova yağmurlarının sularıyla beslenen ırmak, sık sık taşarak, sağında solunda bulunan tarlaları, köyleri su altında bırakır, Adana’ya gelince de, evleri alır alır gidermiş.
Ceyhan ilçesinin evleri ise, bir zamanlar, kamıştanmış. Şu bildiğimiz kamıştan ottan yani. Bugün bile, Çukurova köylerinde kamış çitli köy evleri vardır. İşte bu kamış evler, bir yel esti mi, yıkılır gidermiş.
“Adana’nın selle, Ceyhan’ın yelle gideceğini anladık. Anladık ya, peki Misi neden yılanla gidecek?” derseniz, size Şahmaran efsanesini anlatırlar.
Derler ki, yılanlar padişahı Şahmaran, Misis’e yakın bir tepenin üstünde kurulmuş “Yılan Kale” derler bir kale var, orda yaşarmış. Misisi’ten Ceyhan’a giderken eskiden sol kola düşerdi, şimdi sağ kola düşer bu kale; yola da yakındır, oldukça dik bir yerdedir. İşte burası, Şahmaran’ın ülkesiymiş. Günün birinde bu ülkeye bir insanoğlu ayak basmış. Basmış ya, yılanlar padişahının ülkesine “destursuz” girilir mi? Şahmaran’ın koruyucuları, yeri göğü inleten bir fışırtıyla saldırmışlar insanoğlunun üzerine, insanoğlunu ölümden kurtarmış; ona “Var git” demiş, “bir daha da buraya ayak basma. Ben yılanlar padişah Şahmaran’ım. Ülkeme ayak basan ilk insanoğlu sensin. Onun için canına bağışlıyorum.”
Şahmaran, böyle demiş ve de insanoğlunun yanına birkaç yılan katmış, götüre ülkeden uzaklaştıralar diye. Onar da insanoğlunu getirip Misis’e yakın bir yere, “Haydi sana uğur ola” demişler, “burdan ötesi insanoğullarının ülkesi, biz de oraya gidemeyiz, ancak

Şahmaran gidebilir. Misis’tek o büyük taş hamamda yıkanır ara sıra” demişler. İnsanoğlunu orada bırakı, yılanlar ülkesine, Yılan Kale’ye dönmüşler.
Onlar dönedursun....
Misis yöresinde bir Bey varmış. İşte bu Bey, onulmaz bir derde tutulmuştur. Hekimin biri gidip gelmiş, türlü türlü ilaçlar yapılmış... Ama hiçbir ilaç işe yaramamış, hiçbir hekim bu derde çare bulamamış. Tanrı’dan umut kesilmez kesilmesine ya; Bey, günden güne ölüme yaklaşılıyormuş.
Bey, bir gün, hekimini çağırmış ve ona, “Hekimsen hekimliğini göster” demiş; “hekim değilsen; ne demeye bu işle uğraşıyorsun Sabrım da, dermanım da kalmadı artık” demiş.
Bunun üzerinde hekim:
“Haklısın Bey’im, haklısın. Haklısın ya, ben de haklıyım. Dermansız dert olmaz... Senin derdinin de dermanı vardır. vardır ama...,”
“Aması ne?”
“Bulmak güç iştir.”
“Nasıl yani? Benim bir Bey olduğumu unutuyorsun.”
“Demem o değil... Elbette Bey’sin. Bulunma olanağı olan her bir şeyi bulursun. Ama, bu bulunacak şey değil.”
“Ufacık bir umut da mı yok, bulunması için?”
“Doğrusunu istersen... var.”
“O halde, söyle!”
“Ama Bey’im...”
“Duymadın mı dediğimi? Söyle diyorum!”
“Pekala ... Söyleyeyim. Seni sağaltacak tek ilaç kaldı, o da Şahmaran’ın gözleri!”
“Ama Bey’im...”
“Duymadım mı dediğimi? Söyle diyorum!”
“Pekala... Söyleyeyim. Seni sağaltacak tek ilaç kaldı, o da Şahmaran’ın gözleri!”
“Ne diyorsun!”
“Evet, Bey’im.”
“Ama... ama bu, hemen hemen olanaksız bir şey!”
“Demiştim bunu.”
“Öyle de olsa, deneyeceğim bir. Peki, Şahmaran nerde bulunur dersin?”
“Bilsem bile söyleyemezdim.”
“Neden?”
“Çünkü, Şahmaran’ın ölümünde yol açan, sağ kalmaz.”
“Öyle ama... ne pahasına olursa olsun, Şahmaran bulunmalı.”
“Seni sağlatacak ilacı söyledim bundan böyle sana düşer.”
“Pekala. Adamlar salacağım her yana. Şahmaran’ın yerini bilen var mı diye, ilan ettireceğim; ödülleri vereceğim, bulup gözlerini oyup getirene!”
Böylece, Bey, adamlar salmış bütün Çukurova’ya. Onlarla herkese duyurmuş ki, kim ki Şahmaran’ı bulup gözlerini oyar, Bey’e getirir; ya da yerini söyler, ona ağırlığınca dünyalık verilecek!
Bu haber her yana yayılmış.
Hani, Şahmaran’ın ölümden kurtardığı insanoğlu var ya, bu haberi o da duymuş, “İnsanoğlu çiğ süt emmiş” derler Bey’e gelip, “Bey’im” demiş, “Şahmaram’ın yerini biliyorum. Ama önce ödülümü isterim.”
Bey, sözveride bulunduğu ödülü verince de, “Şahmaran’ı ya Yılan Kale’de bulursunuz” demiş, “ya da Misis’teki taş hamamda.”
Bunun üzerine, Bey’in adamları gidip aramışlar ve Şahmaran’ı Misis’teki taş hamamda yakalamışlar. Gözlerini oymuşlar, getirip Bey’e yedirmişler. O da iyileşmiş.
“Yılanlar, padişahlarının öcünü insanoğullarından alacak” diye hala söylenir durur. İşte bunun için, “Misis yılanla gidecek” derler.
Doğrusunu isterseniz, Misis’te yılan çok olur. Bu söylenti bundan dolayı çıkmış olsa gerek.
Bir başka söylentiye göre, Yılan Kale’de yılanlar sütle beslenmektedir. Günün birinde beslenecek süt bulamayacaklar, işte o vakit kaleden çıkıp Misis’e yayılacaklar, insanları sokacaklar.
Misis’te herkes böyle söyler.
Şu var ki, efsanenin Şahmaran’ın Çukurova’da yaşamışlığına inanılır. Hatta derler ki, Şahmaran Misis’te değil, Tarsus’ta öldürülmüştür. Tarsus’ta bir hamam vardır, adına “Eski Hamam” derler; bu hamamın bir adı da “Şahmaran Hamamı” dır. Şahmaran olayı işte b hamamda geçmiş. Hamamın duvarlarında kırmızı lekeler vardır. Sordunuz mu, “Şahmaran’ın kanı” derler. Başı kesilirken kanları duvarlara sıçramış sözde, orada kuruyup kalmış; hiçbir şey silemezmiş, ta ki, Şahmaran’ın öcü alına.
Böyle derler.
MİDASIN KIZI
Kral Midas’ı bilmeyen mi var? Frikya Kralı Midas’ı? Hani şu, tanrıları gururuyla öfkelendiren Mida’ı? Pan ile Apollon arasındaki çalgı yarışında, Apollon’u yenik düşüren bunun üzerine, kulakları eşek kulaklarına dönen Midas’ı? Sonra.... şarap tanrısı Dionysos’un ona, her dokunduğunu altına çevirme gücünü verdiğini de biliyorsunuzdur. Dionysos, ona bu gücü vererek ödüllendirmiş oluyordu sözde... Oysa, Midas, baktı ki her dokunduğu altı oluyor, uzandığı yemişler, dokunduğu şeyler altına kesiyor, sevinci çok sürmedi bu gücüne, acı çekmeye başladı. Yalvardı. Dionysos’a, “Al bu gücü benden, Midas kalayım ben!” diye. Bunun üzerine Dionysos, “Var git Midas, “Var git Paktolos ırmağına, yıkan; kurtulursun o zaman."


Midas, yıkandı Paktolos’ta ve ırmağın kumları altına kesti. Şimdiki altınlar da o zamandan, o ırmaktandır belki.
Her neyse... İşte böyle biridir Frikya Kralı Midas.
Midas’ın bir kızı vardı ki, güzelliği dille anlatılmaz. O güne değin kimse ne görmüş, ne duymuştu böylesine. O gururlu Midas, o şaşamaz yargılı Midas, kızının güzelliği karşısında, kendini tanrılarla eş tutuyordu, ki böylesini ancak tanrılar yaratır diye.
Ama günün birinde ne olduysa oldu, bu güzel kızın bedeni yara bere ile doldu. Tanrılar yapmadı elbette bunu, ama doğa, o her şeyi yaratan ana, yarattığı şeyleri yok etmesini de bilen o acımazsız ana, her halde o yaptı bu işi.
Kızının o güzel bedeni yara bere içinde kalınca, aldı Kral Midas’ı bir üzüntü. Frikya’nın bütün hekimleri, bu derde bir çare aramaya başladı. Başladı ya, hiçbir ilaç fayda etmiyordu. Kızın bedenindeki yararlar günden güne çoğalıyor, kız acılar içinde kıvranıyordu.
Midas, haber saldı komşu ülke krallarına ki, “Hekimlerini gönderenler, kızıma bir çare buluna” diye. Hekimin biri gitti bini geldi ama, onlar da bir çare bulamadılar bu derde, “Elimizden bir şey gelmiyor, doğaya kalmıştır artık onu iyileştirmek” dediler.
Kız ise, göz göz olan yararları yüzünden, uyku tünek nedir bilmez oldu. Günün birinde de çıldırıp, aldı başını dağlara gitti. Dağ bayır, inleyerek, ağlayarak gezer oldu. “Tanrım” diyordu kız, “ben ki, kötülük edecek zaman bile bulamadım, şu genç yaşımda nedir bu? Al canımı, daha iyi; kurtar beni budan.”
Bütün dağ taş inliyordu bu sesle: “Kurtar beni! Kurtar beni!”
Midas, adamlarını da birlikte salmıştı dağlara, “Kızımı koruyun kurttan kuştan, aç kalmasın, nerede olduğunu bileyim” diye. Adamlar, onu uzaktan gözlüyorlar, geçtiği yollara yiyecekler koyuyorlardı, aç kalmasın diye. Kız, buldukça bu yiyecekleri yiyor, rastladığı pınarlardan, sulardan içiyor, ağaç kovuklarında, mağaralarda uyuyor ya da gündüzleri, güneşten gölgeye, gölgeden gidip geliyordu.
Kız, günlerden bir gün, bir yere geldi, baktı ki küçük bir göl var. Eğilip birkaç avuç su içti. Sıcak bir suydu bu, ama hoşuna gitmişti. Ayaklarını da soktu suya. Sokar sokmaz da ayrımına vardı ki, ayaklarındaki yaraların sızısı dinmekte. Bu kez kollarını da daldırdı kız, hey! ne göre ? Sızılar gerçekten yok oluyor. bunun üzerine daldı bütün gövdesiyle sulara. O sıcak sular, kızın yara bere dolu gövdesini bir anda anadan doğmuşa döndürdü: Ne ağır, ne sızı, sanki yara bere dolu gövde o gövde değil!
Bir süre sularda yatıp kaldı kız.
Gölden çıktığı vakit, gördü ki yaraları sızlamaz olmuş. O günü öyle geçirdi, rahat bir uyku uyudu. Ertesi gün yine erkenden girdi göle, yüzdü durdu. Birkaç gün içinde, yaraları kavuşmaya başlamıştı bile. Çok geçmedi, eski sağlığına, eski güzelliğine kavuştu kız.
Bu haber Kral Midas’a ulaşınca, Midas, buyruk verdi ki, o gölü bir havuz haline getireler, üstüne bir yapı kuralar ve orayı halkın sağlığına ayıralar.
Söylendiği göre işte o göl, bugün Afyon’a on beş, yirmi kilometre uzaklıkta bulunan “Gazigöl”dür. Orası bugün bile bir sağlık yeridir.
SUYUN TOPRAĞA AŞKI
Denizlerin, suların tanrısı Poseidon, toprağın tanrıçası sarı saçlı Demeter’e aşık olur. Olur ama bir türlü aşkını tanrıçaya kabul ettiremez. Israrlara dayanamayan tanrıça bir kısrak biçimine dönüşerek Poseidon’dan kurtulmak ister. Poesidon tanrıların bir kısrak olduğunu öğrenir öğrenmez, kendisi de bir aygır biçimine dönüşerek tanrıçayı bulur ve onunla çiftleşir. Bu çiftleşmelerinden, bir ayağı insan ayağına benzeyen, insan gibi konuşan bir at doğar. Tanrıça Demeter, aldatıldığını düşünerek utancından kimselerin yüzüne bakamaz. Diğer tanrıların ayrılarak bir mağarada yaşamaya çalışır. Uzun süren bu ayrılığı baş tanrı Zeus kabul edemez. Demeter’i ikna ederek tekrar tanrıların arasına döndürür. Döndürür döndürmesine ama güze tanrıça ile birlikte olmak için de can atar.
Tanrıça Demeter, baş tanrının aşkına da karşılık vermez. Zeus, ne eder eder, tanrıça ile birleşmeyi becerir. Bu birliktelikten ayparçası bir kızları olur. Toprak ana güzle kızını bir mele gibi yetiştirir. Kız büyür, güzelliğiyle herkesi büyüler.
KIR ÇİÇEKLERİ
Toprak ana Demeter’in güzel kızı, kırlarda bayırlarda koşmakta, güzelliğini çiçeklerle paylaşmaktadır. Bir bahar günü, doğanın coşkulu güzelliğine kapılan genç kız ve arkadaşları, menekşeler, kardelenler, nergisler, papatyalar, gelincikler içinde oradan oraya koşmakta, demet demek çiçek toplamaktadırlar. Arkadaşlarından uzaklaşan genç kız, çok farklı bir çiçek görür. Çiçeğin öyle bir görünüşü, kokusu vardır ki, beni de kopar derecesine kendine çekmektedir. Genç kızının ak pamuk ellerinin çiçeğe dokunması ile yer birdenbire yarılır. Yer altı ülkesinin hakimi, tanrı Hades, kızı arasına attığı gibi karanlıklar ülkesine doğru yol alır. Genç kız, bağırır çağırır ama çaresidir. Öyle çığlıklar atar ki, dağ taş inler. Ana tanrıçanın kulalarına dek gelen kızının çığlıkları yüreğini yakar. Hemen kızını aramaya koyulur. Dere, tepe, dağ, bayır ırmak kenarı, göl kıyısı bırakmaz. Kuytu mağaraların ışıksız köşelerinde dek girer. Kızını bir türlü bulamaz. Aramaktan bitkin düşen anne, kızının yerini herkeslere sorar, soruşturur. Bir yanıt alamaz. En sonunda karanlık köşeleri aydınlatan güneşten öğrenir kızının yerini. Hades der güneş, yer altı, ölüler ülkesi tanrısı kaçırdı kızını.
Tanrıça Demeter’in üzüntüsü gittikçe artar. Kızı, yer altındaki ölüler ülkesini tanrısı Hades’in karısı olmuştur. Kızına duyduğu hasret onu yollara düşürür. Toprağın bereketi duru. Demter’in üzüntüsü toprağa yansır. Doğa yasa bürünür. Canlılar bir bir yok olmaya, doğa ölmeye başlar. Tanrılar doğanın kıtlık,kuraklık içinde yok olacağını düşünerek tanrıça Demeter’le, yer altı ülkesinin tanrısı Hades’i ikna etmeye çalışırlar. Araya giren baştanrı Zeus’un çabalarıyla, tanrıça Demeter’in kızının zamanının üçte birisi yer altı ülkesinde kocasının yanında, üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında geçirmesine razı olurlar. Böylece güzel kızı kışın bitimiyle annesi toprak anaya, Demeter’e gelir. Kışın başlangıcına dek annesinin yanında kalır.
Toprak ananın baharla kızına kavuşması doğayı bir canlılığa, neşeye boğar. Doğada bir canlanma çiçeğe, çimene dönüşme başlar. Baharın güzellikleri anne ile kızın birlikteliğinde bir kat daha artar. Toprak ana Demeter’in sevinci, doğanın canlanmasını, baharın coşkusunu oluşturur. Bu birlikteliği tüm canlılar kutlar. Ağaçlar çiçeklenir, kuru dallar yeşerir, tomurcuklar açar, yeşil yapraklar dalları süsler, dereler çağlar, kırlar bayırlar çiçeğe, çimene bürünür. Meyveler dallardan sarkar, tarlalar ürünle dolar.
KARTPOSTALLARDAKİ İZMİR
Bir zamanlar duvarlarını denizin yaladığı Kızlarağası Hanı, yeniden restore dildi. Ortasına genişçe bir avlu, bu avlunun etrafında sıralanan dükkanlar daha çok turistik eşyalarla dolu. Halılar, kilimler, deri eşyalar, altın ve gümüş satan dükkanlar, çeşitli antika malzemeler, değişik boylarda sıralanan sazların, çalgı aletlerinin satıldığı dükkanlar, kitapçılar. Eski kaplar, eşyalar, kağnı arabalarına varıncaya dek herşey var. İkinci kattaki dükkanlar daha çok büro amaçlı kullanılıyor.
Anlatılara göre bu hanı yaptıran, padişahın hareminde, kızların ağası imiş. O nedenle buraya onun adı verilmiş. Başka bir anlatıya göre ise bu han kimsesiz kızlar için yaptırılmış. Bu kızlar küçük yaşta burada yedirilir içirilir, büyütülür, bir kısmetlisi bulunarak evlendirilir, böylece annesiz babasız olan kızların yuva kurmaları, bu han sayesinde gerçekleşirmiş. Üst kattaki odalar kızların kaldıkları yerlermiş. Bütün bu kızların masraflarını karşılamak için de alt kattaki dükkanların gelirlerinden yararlanılırmış.
Handaki dükkanları dolaşıyoruz. Eski yeni kitaplar, resimler ilgimi çekiyor. Eski bir minyatürde seyrediyorum Kızlarağası Hanı’nı. Birinci kat siyah taşlarla örülmüş. İkinci kat boydan boya uzanan kırmızı beyaz çizgilerden oluşmuş. Bir sıra kırmızı tuğla, bir sıra beyaz mermer, dekoratif bir görünüm vermiş cephelere. Pencereler küçük, demir korkuluklu, mavi boyalı. Pencerelerin üstlerinde oluşturulan kemerler, cumbalı çıkıntıların altlarındaki destekler ayrı bir güzellik katmış, Osmanlı dönemi mimarisinin güzel bir örneğini oluşturmuş.

4850
0
0
Yorum Yaz